Ajans Erzincan Köşe Yazarı Prof. Dr. Fikret Gülaçtı, aile, mahalle ve okul arasındaki bağların zayıflamasını sosyolojik açıdan ele alarak çocukların güvenliğinin yalnızca kameralar, kilitler ve denetim sistemleriyle sağlanamayacağını vurguladı. Gülaçtı, toplumsal güvenin yeniden kurulması için dayanışma, sorumluluk ve güçlü insan ilişkilerinin önemine dikkat çekti.
Çocukları korumak için daha yüksek duvarlar, daha fazla kamera ve sıkı güvenlik önlemleri mi gerekiyor? Ajans Erzincan Köşe Yazarı Prof. Dr. Fikret Gülaçtı, bu haftaki yazısında “Bana Ne Düşer?”den “Bana Ne?”ye başlığı altında, okul şiddeti ve toplumsal güvenlik sorunlarını aile, mahalle ve okul üçgeninde değerlendirdi.
Gülaçtı, önceki yazılarında ele aldığı “kale okul” ve “kale aile” kavramlarından hareketle, çocukları koruyan asıl unsurun fiziksel engeller değil, güçlü ve sağlıklı ilişkiler olduğunu belirtti. Toplumda güven duygusunun zayıflamasıyla insanların güvenliği kamera, kilit ve denetim sistemlerinde aramaya başladığını ifade eden Gülaçtı, bu yaklaşımın sorunun temel nedenlerini ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini vurguladı.
Aile, mahalle ve okul arasındaki bağların zayıflaması, yazının öne çıkan başlıklarından biri oldu. Geçmişte komşuların, öğretmenlerin ve aile büyüklerinin çocukların yetişmesinde ortak sorumluluk üstlendiğini hatırlatan Gülaçtı, bu dayanışma ağının günümüzde önemli ölçüde değiştiğine dikkat çekti. Ancak geçmişi bütünüyle idealize etmenin de doğru olmadığını belirterek, eski mahalle kültürünün koruyucu yönlerinin baskı ve dışlayıcılık gibi olumsuzluklardan ayrıştırılarak yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Yazıda, toplumsal sorumluluk anlayışındaki değişim de ele alındı. Bir zamanlar insanların karşılaştıkları sorunlarda kendilerine düşen görevi sorguladığını belirten Gülaçtı, bugün ise “Bana ne?” yaklaşımının giderek daha görünür hale geldiğini kaydetti. Kalabalıklar içinde sorumluluğun başkalarına bırakılmasının, zorbalık ve şiddet karşısında insanların seyirci kalmasına neden olabildiğini vurguladı.
Sosyal medyanın çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine de değinen Gülaçtı, beğeni sayıları, popülerlik yarışı ve dijital içeriklerde öne çıkarılan davranışların gençlerin değer dünyasını etkileyebildiğini belirtti. Şiddetin ve aşağılamanın görüntülenme ya da etkileşim aracı haline gelmesinin, bu davranışları normalleştirme riski taşıdığına dikkat çekti. Dünyanın farklı bölgelerindeki olumsuz olayların sürekli izlenmesinin ise bir yandan korkuyu artırırken diğer yandan insanları çevrelerindeki sorunlara karşı duyarsızlaştırabildiğini ifade etti.
Prof. Dr. Gülaçtı'ya göre kalıcı çözüm, yalnızca yasaklara ve dış denetime dayanamaz. İrade eğitimi, değerlerin günlük yaşamda benimsenmesi ve çocukların sorumluluk duygusunun geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Ailelerin çocuklarıyla düzenli iletişim kurması, okulların zorbalıkla mücadelede öğrencileri ve velileri birlikte sürece dahil etmesi, mahallelerde ise çocukların güvenle sosyalleşebileceği alanların artırılması gerektiğini belirtti.
Gülaçtı, medya kuruluşlarının da şiddeti ve saldırganları görünür kılan yayın dilinden kaçınması gerektiğini vurguladı. Çocukların güvenliğinin ailelerin, eğitimcilerin, yerel yönetimlerin, medya kuruluşlarının ve toplumun ortak sorumluluğuyla sağlanabileceğini ifade etti.
Yazısının sonunda toplumsal dayanışmanın yeniden güçlendirilmesi çağrısında bulunan Gülaçtı, güvenliğin yüksek duvarlarla değil, birbirine güvenen ve birbirinin sorumluluğunu hisseden insanlarla mümkün olabileceğini belirtti.
“Bana ne düşer?” sorusunun yeniden hatırlanması gerektiğini vurgulayan Gülaçtı, çocukları koruyacak asıl güvenlik ağının ailelerin, komşuların ve okulların yeniden birbirine bağlanmasıyla kurulabileceğine dikkat çekti.





