Ajans Erzincan Köşe Yazarı Prof. Dr. Mehmet Cihat Üstün’ün bu haftaki köşe yazısı;

Bir toplum için kurulan şehirler, biriktirilen servetler ve geliştirilen teknoloji son derece önem arz etmektedir. Ancak sanayileşmenin ve dijitalleşmenin bu denli değer gördüğü günümüzde, asıl zenginliğin insan kalbine dokunabilmek, bir sözü incelikle söyleyebilmek ve öfkesini merhamete dönüştürebilmek gibi insani değerleri ön plana çıkarmaktan geçtiği unutulmamalıdır.

İşte tam da bu noktada şiir, insanlığın ruhunu saran ve varlığını kuşatan en derin duygu hazinesidir. Bazen bir annenin ninnisinde, bazen bir âşığın suskunluğunda, bazen de bir milletin en karanlık günlerinde yeniden doğrulma iradesinde kendini gösterir. Şiir, kelimelerin rastgele yan yana dizilmesinden ibaret değil; insanın kendisini, başkasını ve dünyayı anlama çabasıdır. Belki de bu yüzden şiirin sustuğu yerde kalpler kabalaşır; kelimelerin inceliğini kaybettiği yerde ise ilişkiler hoyratlaşır.

Dil, insanın duygu ve düşüncelerini taşıyan bir araçtır; şiir ise bu aracın en ince, en derin ve en etkileyici biçimidir. Bir düşünceyi anlatmak başka, onu insanın yüreğinde yaşatmak başkadır. Şair, herkesin gördüğü bir ağacı anlatırken bile bize onun gölgesini, yalnızlığını, mevsimlerle değişen hüznünü duyurabilir. Yunus Emre'nin yüzyılları aşan “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” çağrısı, birkaç kelimeyle bir ömürlük hikmeti önümüze koyar. Karacaoğlan'ın tabiatı ve aşkı dile getiren şiirlerinde ise insan, toprağa, suya, dağa ve sevdiğine yeniden bağlanır. Demek ki şiir, anlatımın gücünü artırırken insanın duygu dünyasını da genişletir; söyleyemediğimizi söyler, göremediğimizi gösterir, hissedemediğimize kapı aralar.

Şiirin bir başka büyük mucizesi, geçmişle gelecek arasında kurduğu kültür köprüsüdür. Tarih kitapları bize olayları anlatır; şiir, o olayların içindeki insanın yüreğini duyurur. Dede Korkut anlatılarından halk türkülerine, Fuzûlî'nin aşkından Nâzım Hikmet'in memleket hasretine uzanan çizgide yalnızca kelimeler değil, bir milletin sevinçleri, acıları, umutları ve hayalleri de yolculuk eder. Fuzûlî'nin “Aşk imiş her ne var âlemde” dizesi, asırlar öncesinden bugünün insanına seslenir. Nâzım Hikmet'in “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” dizeleri ise özgürlükle dayanışmanın aynı yürekte buluşabileceğini hatırlatır. Şiir sayesinde dün, geçmişte kalmaz; bugünle konuşur, yarına ışık tutar. Bir çocuk ezberlediği mısrayla yalnızca sözcük öğrenmez, kendisinden önce yaşamış insanların ruhuna da dokunur.

Peki, şiir insana ne kazandırır? Her şeyden önce incelik. Şiir okuyan insan, bir başkasının acısına daha dikkatli bakmayı, söylenen sözün ardındaki kırgınlığı fark etmeyi, hayatın yalnızca kendi penceresinden ibaret olmadığını anlamayı öğrenebilir. Bu, elbette şiir okuyan herkesin kendiliğinden erdemli olacağı anlamına gelmez. Ancak şiirle beslenen bir ruhun empati kurmak, düşünmek ve duygularını daha bilinçli ifade etmek için güçlü bir imkânı vardır.

Şiirin insan ruhunda meydana getirdiği inceliği ve başkasını incitmekten sakınma duygusunu, 18. yüzyıl Divan şairimiz Nedim'in bir beytinde bütün zarafetiyle görmek mümkündür:

“Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder / Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni.”

“Ey nazlı sevgilim! Gül desenli ipek bir elbise giymişsin; korkarım ki o elbisenin üzerindeki gülün dikeninin gölgesi bile sana değer de seni incitir.”

Nedim'in bu dizelerinde sevgiliye duyulan öyle ince bir hassasiyet vardır ki şair, onu incitebilecek gerçek bir dikenden bile değil, gül deseninin hayalî dikeninden endişe eder. Bir başkasının canını yakmaktan bu denli sakınan bir ruhun zarafeti, bugün insan ilişkilerinde özlediğimiz duyarlılığın da ifadesidir. Şairin hayal dünyasında bir gölgenin bile incitici olabileceği düşüncesi, bize başkasının kalbini kırmanın ne denli ağır bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Elbette bir beyit tek başına şiddeti önleyemez; ancak insanı başkasının incinme ihtimaline karşı duyarlı kılan şiir, şiddetin beslendiği hoyratlığa, tahammülsüzlüğe ve duyarsızlığa karşı güçlü bir kültürel dayanak oluşturabilir. Şiirle yetişen bir nesle yalnızca güzel konuşmayı değil, karşısındakinin kalbini incitmemeyi de öğretmiş oluruz. Belki de şiddeti azaltmanın yollarından biri, insanlara yalnızca başkasına zarar vermemeleri gerektiğini söylemek değil, bir başkasının en küçük incinmesini bile önemseyecek bir gönül inceliği kazandırmaktır.

Mehmet Âkif'in “Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı” çağrısı, bir toprağın ardındaki tarihi ve fedakârlığı görmeye davet eder. Orhan Veli'nin gündelik hayatın içindeki sıradan insanı şiire taşımasıysa bize güzelliğin yalnızca saraylarda, büyük olaylarda değil, sokakta ve küçük ayrıntılarda da bulunduğunu gösterir. Şiir, insanın bakışını derinleştirir; ruhunu katılaştırmak yerine yumuşatmaya, karakterini gösterişle değil, anlayışla zenginleştirmeye çağırır.

Bugün evlerimizde, okullarımızda, sokaklarımızda ve dijital dünyanın gürültüsünde en çok neye ihtiyacımız var? Birbirimizi susturmaya değil, anlamaya; kırıcı sözler söylemeye değil, doğru sözü incelikle kurmaya; öfkeyle hüküm vermeye değil, düşünerek yaklaşmaya. Şiddetin her türünü yalnızca cezalarla önleyemeyiz. Elbette hukuk, eğitim ve toplumsal sorumluluk vazgeçilmezdir. Fakat bunların yanında, insanın iç dünyasını eğiten bir kültüre de ihtiyacımız vardır. Şiir bu kültürün önemli kaynaklarından biridir. Bir çocuğa başkasının acısını anlatan bir şiir okuttuğumuzda, ona yalnızca edebiyat öğretmeyiz; başkasının kalbinde de bir hayat bulunduğunu sezdiririz. Bir gence öfkesini kelimelerle ifade etmeyi öğrettiğimizde, suskunluğun ve saldırganlığın arasına yeni bir yol açarız. Şiir, şiddeti tek başına ortadan kaldırmaz; ama merhametin, sabrın ve anlayışın yeşerebileceği bir iç iklim oluşturabilir.

Öyleyse şiiri yalnızca özel günlerde kürsülerden okunan, sınavlarda sorulan, kitap raflarında sessizce bekleyen bir sanat olarak görmeyelim. Soframıza, sınıfımıza, otobüs yolculuğumuza, çocuklarımızın uykusuna taşıyalım. Bir dizeyi ezberlemekten önce onunla biraz yaşamayı deneyelim. Çünkü şiir, hayatın yükünü hafifletmekten çok, o yükü daha insanca taşımayı öğretir.

Unutmayalım: Bir mısra bazen bir kapıyı açar, bir kitap bir ömrün yönünü değiştirir, bir şiir insanın içinde yıllardır susan merhameti uyandırır. Dünyayı daha yaşanır kılmak istiyorsak yalnızca daha çok konuşmayı değil, daha derin hissetmeyi de öğrenmeliyiz. Şiir bunun en zarif yollarından biridir. İnsanlığın geleceğine bırakabileceğimiz en kıymetli miraslardan biri, belki de çocuklarımızın hafızasında yaşayacak güzel bir dizedir. Çünkü şiir, kelimelerle kurulan bir sanat olduğu kadar, insan kalbinde büyütülen bir medeniyettir.

Yunus Emre'nin yüzyılları aşarak gönüllerimize ulaşan şu çağrısı, bütün bu düşüncelerin özünü ne güzel anlatır:

“Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelim sevilelim,

Dünya kimseye kalmaz.”

Muhabir: Semih PEKER