Ajans Erzincan Köşe Yazarı Prof. Dr. Fikret Gülaçtı

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Eğitim Fakültesi PDR Anabilim Dalı

Bir akademisyenin özgeçmişi genellikle sayılarla konuşur: yayın sayısı, atıf sayısı, h-indeksi, yürütülen projeler, alınan ödüller ve üstlenilen idari görevler... Bu sayılar kurumların ve sistemlerin dilidir. Ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve raporlanabilirler. Oysa bir öğretim üyesinin meslek hayatına dair belki de en sahici soru bu tablolarda yer almaz: Yıllar sonra, mezun olmuş bir öğrenci bizi hatırladığında neyi hatırlayacak?

Akademisyenliğin iki temel yüzünü birlikte düşünmek gerekir. Birincisi, eğitim-öğretim hayatında öğrenciye yönelen yüzüdür. En azından bir öğrencinin hayatına dokunabilmek, onun saygısını kazanmak, yetiştirdiklerince unutulmamak ve bir öğrencinin derdiyle dertlenebilmek... İkincisi ise akademik gelişime yönelen yüzüdür. İndeksleri, ödülleri ve idari görevleri amaç değil sonuç olarak görmek; bilginin alımı ile verimi arasında köprü olmak, çok okumak ve süzülmüş okumaları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak. Bu iki yüz birbirinden ayrı değildir; aksine biri diğerini besler.

Öğrenciye Dokunmak: Görünmeyen Ama Kalıcı Etki

Eğitim araştırmaları, öğretmenin ve öğretim elemanının öğrencinin yalnızca bilgi dağarcığını değil, kimliğini ve mesleki tasavvurunu da biçimlendirdiğini uzun süredir ortaya koymaktadır.

Eğitim fakültesi öğrencileriyle yürütülen bir olgubilim çalışmasında, öğretmen adaylarının ideal bir öğretim üyesinde aradığı nitelikler beş tema altında toplanmıştır: mesleki rol ve sorumluluklar, mesleki değerler, kişisel özellikler, mesleki etik ilkeler ve toplumsal sorumluluk (Tunca vd., 2015).

Dikkat çekici olan, öğrencilerin bu niteliklerin içine öğretim üyesinin ders dışında da zaman ayırmasını, öğrencinin sorununu geri çevirmemesini ve bilgi aktarmaktan çok kişiliğin gelişimine katkı sunmasını yerleştirmiş olmalarıdır. Aynı çalışmada en sık vurgulanan değerlerden birinin psikolojik şiddete karşı olmak, yani notla ya da devamsızlıkla tehdit etmemek ve öğrenciyi kırmamak olması da manidardır.

Daha yakın tarihli bir araştırma da öğretmen adaylarının kendi eğitim hayatlarından taşıdıkları öğretmen rol modellerinin öğrenme-öğretme süreçlerinde belirleyici olduğunu; bu modellerin öğrencilerin sosyal ve psikolojik durumları ile akademik başarıları üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır (Metin ve Kuzey, 2025).

Kısacası öğrenciler bizi yalnızca anlattıklarımızla değil, nasıl davrandığımızla, onlara nasıl baktığımızla ve onları nasıl dinlediğimizle hatırlarlar.

Bu nedenle “en azından bir öğrenci” ifadesi küçük bir hedef değildir. Bir öğrencinin hayatında iz bırakmak, o öğrencinin ileride öğrettiği, danıştığı ve yönettiği yüzlerce insana dolaylı olarak dokunmak demektir. Özellikle öğretmen ve psikolojik danışman yetiştiren bir fakültede bu etki katlanarak çoğalır.

Saygıyı Kazanmak ve Unutulmamak

Saygı, makamdan devralınan bir şey değildir; ilişki içinde kazanılır.

Paulo Freire’nin eğitim eleştirisi bu noktada öğreticidir. Freire, öğretmenin bilgiyi öğrencinin zihnine para yatırır gibi aktardığı ve öğrenciyi edilgen bir alıcıya dönüştürdüğü anlayışı “bankacı eğitim” olarak adlandırır. Buna karşı öğretmen ile öğrencinin diyalog içinde birlikte düşündüğü, sorunları birlikte tanımladığı bir eğitim anlayışını önerir (Freire, 2023).

Bu bakışa göre saygı, öğretmenin öğrenciyi düşünen bir özne olarak kabul etmesiyle karşılık bulur.

Unutulmamak da benzer bir mantıkla işler. Öğrenciler, kendilerine yalnızca not veren hocayı değil; kendilerini gören, adlarıyla tanıyan, bir sorularını ciddiye alan, hatalarını küçük düşürmeden düzelten hocayı hatırlar. Unutulmamanın sırrı çoğu zaman büyük jestlerde değil, tekrarlanan küçük dikkatlerdedir: zamanında verilen bir geri bildirim, koridorda sorulan bir hatır, bir tez danışmanlığında gösterilen sabır...

Bir Öğrencinin Derdiyle Dertlenmek

Psikolojik danışma ve rehberlik alanında çalışan biri olarak bu başlığı özellikle önemsiyorum.

Carl Rogers, insanın büyüyebilmesi için ilişkide üç temel koşulun bulunması gerektiğini savunur: içtenlik, koşulsuz olumlu kabul ve empatik anlayış. Rogers bu koşulların yalnızca terapi odasıyla sınırlı olmadığını, öğretme ve öğrenme ilişkisine de taşınabileceğini düşünür. Ona göre anlamlı öğrenme, öğrencinin kendini güvende ve anlaşılmış hissettiği bir ortamda gerçekleşir (Rogers, 2011).

Bir öğrencinin derdiyle dertlenmek, akademisyenin terapist rolüne geçmesi anlamına gelmez. Sınırları bilmek ve gerektiğinde öğrenciyi uygun destek birimlerine yönlendirmek de bu özenin parçasıdır.

Ancak ekonomik sıkıntı, aile sorunları, yalnızlık ve gelecek kaygısı gibi yüklerle sınıfa gelen bir gence “Dersine çalışsın, gerisi beni ilgilendirmez.” demek, eğitimi insandan koparmaktır.

Hoca, öğrencinin derdini çözemese bile onu duyabilir. Duyulmuş olmak, çoğu zaman bir gencin yolunda kalmasını sağlayan şeydir.

Ölçülebilir Olanın Cazibesi: İndeks, Ödül ve İdari Görev

Akademik gelişimin göstergeleri elbette değersiz değildir. Nitelikli yayın, bilimsel birikimin paylaşılmasının ve sınanmasının temel yoludur. Sorun, göstergenin amacın yerine geçmesidir.

Türkiye’de akademisyenlerle yapılan nitel bir çalışma, “yayınla ya da yok ol” baskısının yoğun biçimde hissedildiğini; akademik teşvik ve doçentlik ölçütlerini karşılama kaygısının bazı akademisyenleri yağmacı dergilere yönelttiğini göstermektedir (Mutlu, 2020). Bu bulgu, ölçülebilir hedeflerin tek başına amaç hâline geldiğinde bilimsel niteliği aşındırabileceğine dair somut bir uyarıdır.

Max Weber, 1917’de Münih’teki öğrencilere verdiği ve sonradan “Meslek Olarak Bilim” adıyla yayımlanan konuşmasında akademik kariyerin büyük ölçüde talih ve rastlantıya açık olduğunu, iyi bir araştırmacı olmakla iyi bir öğretici olmanın her zaman örtüşmediğini hatırlatır. Weber’e göre bilim insanının asıl dayanağı, işine duyduğu içten bağlılık ve kişisel gösterişten uzak bir adanmışlıktır (Weber, 1996).

Bu tespit, unvan ve görünürlük peşindeki bir akademik kültür için hâlâ güncel bir aynadır.

İdari görevler için de benzer bir şey söylenebilir. Bölüm başkanlığı, dekanlık ya da kurul üyeliği, iyi yürütüldüğünde öğrencilere ve meslektaşlara hizmetin araçlarıdır. Ancak bir makam, kişinin öğrencisiyle arasındaki mesafeyi açıyor ve okumaya ayırdığı zamanı tüketiyorsa akademisyen, farkına varmadan asıl işinden uzaklaşmış demektir.

Köprü Olarak Akademisyen: Okumak, Süzmek, Ulaştırmak

Akademisyenin bilgiyle ilişkisi iki yönlüdür: Bilgiyi alır ve bilgiyi verir. Bu iki hareketin arasında ise en kıymetli emek yer alır: Süzmek.

Bugün bilgi kıtlığı değil, bilgi bolluğu ve bilgi kirliliği yaşıyoruz. Böyle bir çağda akademisyenin görevi yalnızca yeni bilgi üretmek değil; çok okuyarak, karşılaştırarak, eleştirerek güvenilir olanı ayıklamak ve bunu okuma ihtiyacı içindeki öğrenciye, meslektaşa ve topluma anlaşılır biçimde ulaştırmaktır.

José Ortega y Gasset, üniversitenin misyonunu tartıştığı eserinde yükseköğretimin üç temel işlevini kültürün aktarılması, meslek eğitimi ve bilimsel araştırma ile yeni bilim insanlarının yetiştirilmesi olarak ele alır. Ortega’nın özellikle vurguladığı nokta, kültür aktarımının ihmal edilmemesidir. Ona göre üniversite, bireye çağının karmaşası içinde yön bulabileceği canlı fikirler sistemini kazandırmalıdır (Ortega y Gasset, 2022; Kocaman, 2023).

Bu çerçevede akademisyen, bilginin depolandığı bir arşiv değil, bilginin akıp geçtiği ve anlam kazandığı bir köprüdür.

Köprü olmanın pratik karşılıkları vardır. Derslerde güncel ve nitelikli kaynakları öğrencilerle paylaşmak, okuma listelerini yalnızca uzun değil seçici hazırlamak, karmaşık bulguları sade bir dille aktaran popüler bilim yazıları ve blog yazıları kaleme almak, Türkçe alanyazına çeviri ve derleme çalışmalarıyla katkı sunmak bunların başında gelir.

Bilgiyi kendi dar çevresinde tutan akademisyen, köprünün yalnızca bir ayağını inşa etmiş olur.

Gelenekten Bir Ses: Hoca, Talebe ve İlim

Bu tartışmayı yalnızca Batılı kaynaklarla sınırlamak eksik olur. Kendi düşünce geleneğimiz, hoca ile talebe arasındaki ilişkiye dair zengin bir birikim sunar.

Gazalî’nin Eyyühe’l-Veled (Ey Oğul) adlı risalesi, bir talebesinin samimi sorularına verilmiş cevaplardan oluşur. Eser, ilmin yalnızca bilgi biriktirmek olmadığını, amel ve ahlakla tamamlanması gerektiğini vurgular ve hocanın talebeye bir baba şefkatiyle seslenen tavrını yansıtır. Bu yönüyle eser, bugünkü eğitim anlayışına da ışık tutacak pedagojik tavsiyeler içerir (Aybey, 2020).

Yunus Emre’nin dilden dile dolaşan beyti ise ilmin özüne dair belki de en yalın tanımı verir:

İlim ilim bilmekdür ilim kendin bilmekdür

Sen kendüni bilmezsin yâ niçe okumakdur

(Yunus Emre; aktaran Beyhan ve Yazar, 2021)

Bu beyit, akademisyene okumanın nihai amacının kendini bilmek ve bu bilgiyi insanın hizmetine sunmak olduğunu hatırlatır. Okuyup da kendini ve karşısındakini bilmeyen bir bilgi, Yunus’un deyişiyle “nice okumak”tan öteye geçemez.

Cumhuriyet dönemi düşünürlerinden Nurettin Topçu da Türkiye’nin Maarif Davası adlı eserinde eğitimin özünü bilgi yüklemekte değil, insanı ahlaki ve ruhi bakımdan yetiştirmekte görür. Ona göre öğretmen, öğrencisine hayatın anlamını kazandıran bir rehber olmalıdır (Topçu, 2016).

Topçu’nun bu yaklaşımı, öğrencinin derdiyle dertlenen, onun ruh dünyasını önemseyen hoca tasavvuruyla doğrudan örtüşür.

Sonuç: Asıl Ölçü

Bütün bu değerlendirmelerden çıkan sonuç şudur: Akademisyenin çabası iki eksende anlam kazanır.

Öğrenciye yönelen eksende amaç; en azından bir öğrencinin hayatına dokunmak, saygısını kazanmak, unutulmamak ve onun derdini duyabilmektir. Akademik gelişim ekseninde ise amaç; indeks, ödül ya da makam değil, bilginin alımı ile verimi arasında güvenilir bir köprü olmak, çok okumak ve süzülen bilgiyi ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktır.

İndeksler bir gün değişir, ödüller unutulur, makamlar el değiştirir. Geriye kalan, bir öğrencinin yıllar sonra “O hoca bana dokundu.” diyebilmesidir.

Belki de bir akademisyenin özgeçmişinin en gerçek satırı, hiçbir veri tabanında yer almayan bu cümledir.

Muhabir: Semih PEKER