Ajans Erzincan köşe yazarı Prof. Dr. Fikret Gülaçtı’nın köşe yazısı
Cumhuriyet, Aile, Çocukluk ve Anne-Baba Tutumlarının Dönüşümü
Çanakkale’den Kurtuluş’a: Babasız Büyüyen Bir Kuşağın Görünmeyen İzleri
“Cumhuriyet” sözcüğünün kalbinde cumhur vardır: halk, topluluk, bir araya gelmiş insanlar. Dilbilimsel olarak “cumhur” ile “cem” farklı köklerden gelse de anlam dünyasında birbirine yaslanırlar; cumhur, cem olmuş, toplanmış, ortak bir iradeye kavuşmuş halktır. Cumhuriyet de bu toplanmış iradenin kendi kendini yönetme biçimidir. Yönetimin kaynağı bir hanedan ya da tek bir kişi değil, hak sahibi yurttaşların kendisidir. Bu yüzden Cumhuriyet’in en derin vaadi özgürlüktür; ama bu özgürlük yalnızca meclislerde, sandıklarda ve kanun metinlerinde değil, en küçük toplumsal birim olan ailede de karşılık bulmak zorundadır.
Cumhuriyet rejimi, demokratik, eşitlikçi ve bireyi merkeze alan yapısıyla aile dinamiklerini, çocukluk algısını ve anne-baba tutumlarını doğrudan dönüştürür. Monarşi ya da totaliter rejimler itaat eden bir tebaa beklerken, Cumhuriyet düşünen, sorgulayan, hakkını bilen ve sorumluluk alan yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlar. Bu büyük toplumsal hedef, mikro düzeyde ailenin yapısını ve ebeveynlerin çocuğa nasıl baktığını baştan şekillendirir. Çünkü bir toplum, yurttaşını önce evde, sofrada, çocuğun sözünün dinlenip dinlenmediği o küçük anlarda yetiştirir.
Bu yazıda Cumhuriyet idealleri ile aile, çocuk ve anne-baba tutumları arasındaki ilişkiyi üç temel boyutta ele alacağım: rejim ve çocuk, değişen aile yapısı ve anne-baba tutumlarındaki dönüşüm. Ardından çoğu zaman zafer anlatılarının gölgesinde kalan bir gerçeğe, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na uzanan on yıllık savaş döneminde babaların şehit düşmesine, evlerine dönememesine ve bunun anne-baba tutumlarında yarattığı kopmalara odaklanacağım.
1. Rejim ve Çocuk: “Tebaa”dan “Geleceğin Vatandaşı”na
Bir rejimin çocuğa bakışı, onun insana bakışının en dürüst aynasıdır. Geleneksel düzende çocuk, büyük ölçüde ailenin ve soyun devamını sağlayan, ileride ekonomik katkı sunacak ve yaşlılıkta ebeveynine bakacak bir “emanet” olarak görülürdü. Erken Cumhuriyet ise çocuğa yeni bir anlam yükledi: çocuk artık yalnızca ailenin değil, milletin ve geleceğin de çocuğuydu.
Bu bakışın kurumsal karşılıklarından biri, eğitimin tek çatı altında toplanmasıdır. 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumlarını Maarif Vekaletine bağlayarak ortak bir yurttaşlık eğitiminin zeminini hazırladı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1924). Böylece çocuğun hangi mahallede, hangi ailede doğduğundan bağımsız olarak aynı değerlerle, aynı dille ve aynı ufukla yetişmesi hedeflendi.
Çocuğa yönelik bu yeni ilginin bir diğer taşıyıcısı Himaye-i Etfal Cemiyeti oldu. Cemiyetin 1926–1935 yılları arasında çıkardığı Gürbüz Türk Çocuğu dergisi, 1931’e kadar yalnızca çocuklara değil anne-babalara, öğretmenlere ve çocuk yetiştirmeyle ilgilenen herkese seslendi. Çılgın’ın (2004) çözümlemesine göre derginin yazarları çocuğu geleceğin kurucusu olarak görüyor ve amacın yalnızca bedence sağlıklı çocuklar değil, Cumhuriyet’i yaşatacak bireyler yetiştirmek olduğunu vurguluyordu.
Burada ince ama önemli bir gerilim de görülmelidir. Cumhuriyet bir yandan çocuğu birey olarak keşfediyor, onun sağlığını, eğitimini ve mutluluğunu kamusal bir mesele haline getiriyordu. Öte yandan çocuk, büyük ölçüde “milletin geleceği” olarak tanımlanıyor, yani bireyselliği ile toplumsal görevi arasında bir köprü kuruluyordu. Bugünün çocuk hakları anlayışı çocuğu kendi başına değerli bir özne olarak görürken, erken Cumhuriyet’in çocuğu daha çok “yurttaş adayı”ydı. Bu, bir eksiklikten çok dönemin koşullarının doğal bir sonucudur: savaşlardan yorgun düşmüş bir toplum, varlığını sürdürmenin yolunu yeni nesilde arıyordu.
2. Değişen Aile Yapısı: Demokratikleşme ve Eşitlik
Cumhuriyet’in aileye dokunan en güçlü hukuki adımı, 17 Şubat 1926’da kabul edilen Türk Kanunu Medenisi’dir (Türk Kanunu Medenisi, 1926). Kanun, evliliği resmî nikaha bağladı, tek eşliliği esas aldı, boşanmayı mahkeme kararına bağlayarak her iki eşe de dava hakkı tanıdı ve mirasta kadın ile erkeği eşit konuma getirdi. Böylece aile, bir babanın tek başına belirlediği bir yapı olmaktan çıkıp hukuk önünde tarafları olan bir birliğe dönüşmeye başladı.
Yine de dürüst olmak gerekir: 1926 Medeni Kanunu tam eşitliği getirmedi. Kanun, kocayı hala “birliğin reisi” olarak tanımlıyordu ve bu düzenleme ancak 2001’de kabul edilen yeni Türk Medeni Kanunu ile değişti. Yani Cumhuriyet, aile içinde eşitliği bir anda kuran değil, ona giden yolu açan bir süreç başlattı. Hukuk önden gitti; zihniyet, gelenek ve gündelik hayat onu kuşaklar boyunca izledi.
Bu yavaş ama derin dönüşümü anlamak için Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın (2010) aile değişimi kuramı çok değerli bir çerçeve sunar. Kağıtçıbaşı, geleneksel tarım toplumlarında hem maddi hem duygusal bağlılığa dayanan bağımlı aile modelini, Batı’daki bireyci bağımsız aile modelinden ayırır. Ancak Türkiye gibi toplumlarda kentleşme ve eğitimle birlikte ortaya çıkan şeyin Batı tipi bağımsız aile olmadığını, maddi bağımlılığın azaldığı fakat duygusal yakınlığın korunduğu duygusal/psikolojik karşılıklı bağlılık modeli olduğunu gösterir. Bu modelde yetişen çocuk, hem özerk hem de ilişkisel bir benlik geliştirir.
Kağıtçıbaşı’nın “Çocuğun Değeri” çalışmaları da aynı yöne işaret eder: sosyoekonomik gelişmeyle birlikte çocuğun ailedeki faydacı (ekonomik) değeri azalırken psikolojik değeri artmıştır (Kağıtçıbaşı, 2010). Başka bir deyişle çocuk, “tarlada el, yaşlılıkta güvence” olmaktan çok “sevgi ve anlam kaynağı” olarak görülmeye başlanmıştır. Bu, Cumhuriyet’in eğitim ve kentleşme hamlelerinin aile içindeki en sessiz ama en kalıcı sonuçlarından biridir.
3. Anne-Baba Tutumlarındaki Dönüşüm
Aile yapısı değiştikçe anne-babaların çocuğa yaklaşımı da değişti. Geleneksel düzende sık rastlanan tutum, itaati merkeze alan, sorgulamayı saygısızlık sayan, sevginin açıkça dile getirilmediği otoriter bir tutumdu. Cumhuriyet’in yurttaş idealinin ise bu tutumla uyum içinde olması zordu: evde sözü hiç dinlenmeyen bir çocuğun, büyüdüğünde kamusal alanda hakkını savunan bir yurttaşa dönüşmesi kolay değildir.
Türkiye’de anne-baba tutumları üzerine yapılan araştırmaları derleyen Sümer, Gündoğdu Aktürk ve Helvacı (2010), ebeveynliğin iki temel boyutuna dikkat çeker: sıcaklık (sevgi, ilgi, kabul) ve kontrol (sınır koyma, denetim). Araştırmalar, sıcaklığın çocuğun psikolojik uyumu üzerinde tutarlı biçimde olumlu, sevgiyi geri çekme ve suçluluk uyandırma gibi yollarla uygulanan psikolojik kontrolün ise olumsuz etkileri olduğunu göstermektedir. Aynı derleme, kontrolün kültürel bağlamda farklı algılanabileceğine de işaret eder; yani önemli olan sınırın varlığı değil, sınırın sevgiyle mi yoksa sevgisizlikle mi konduğudur.
Cumhuriyet’in hedeflediği yurttaş profiliyle en çok örtüşen tutum, bugün literatürde demokratik ya da yetkin (otoritatif) olarak adlandırılan tutumdur: sınırları açık, ama gerekçesini açıklayan; çocuğu dinleyen, onun görüşüne değer veren; sevgisini koşulsuz biçimde gösteren bir ebeveynlik. Kağıtçıbaşı’nın (2010) özerk-ilişkisel benlik kavramı da tam olarak bu dengeyi tarif eder: çocuk hem kendi kararlarını verebilen hem de ailesine ve topluluğuna bağlı kalabilen bir birey olarak yetişir. Bu, “cumhur”un evdeki karşılığıdır: bireyin özgürlüğü ile topluluğun bütünlüğü arasında kurulan bir denge.
Ancak bu dönüşümün düz bir çizgide ilerlediğini söylemek yanıltıcı olur. Çünkü Cumhuriyet’in aileye ilişkin idealleri, çok ağır bir yaranın üzerine inşa edildi. O yaranın adı savaştı ve en çok da babaları aldı.
4. Babasız Kalan Evler: Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın Gölgesi
Balkan Savaşları’ndan Kurtuluş Savaşı’na uzanan yaklaşık on yıllık dönem, Anadolu’da neredeyse her ailenin kapısını çalan bir kayıplar dönemidir. Yalnızca Çanakkale cephesinde, resmî kayıtlara dayanan çalışmalara göre 57.263 şehit verilmiş, yaralı, esir ve kayıplarla birlikte toplam zayiat 211 bin civarına ulaşmıştır. Köstüklü (2005), bu kaybı dönemin tahminen 11–12 milyonluk Anadolu nüfusuna oranladığında, kabaca her 50–60 kişiden birinin etkilendiğini, yani hemen her sülalede bir şehit, yaralı ya da kayıp bulunduğunu belirtir.
Bu rakamların aile psikolojisi açısından anlamı, Köstüklü’nün (2005) Bodrum örneğinde çok somut biçimde görülür. Nüfus kayıtlarına dayanan çalışmada, Çanakkale’de şehit düşen Bodrumluların yarıdan fazlasının (yaklaşık %52) evli olduğu tespit edilmiştir. Bir başka deyişle bu şehitler, arkalarında eş ve çoğu zaman küçük çocuklar bırakan babalardı. Aynı çalışmada dikkat çeken bir ayrıntı daha vardır: babasıyla aynı adı taşıyan şehitler. Türk toplumunda baba sağken çocuğa onun adını vermek pek yaygın değildir; bu ad genellikle baba, çocuk doğmadan öldüğünde hatırasına saygıyla verilir. Köstüklü bu durumu “şehit oğlu şehit” olarak yorumlar: babasını hiç görmeden büyüyen ve kendisi de cepheye giden bir kuşak.
Kayıpların demografik izi Cumhuriyet’in ilk nüfus sayımına da yansımıştır. 28 Ekim 1927’de yapılan sayımda nüfusun %51,91’inin kadın olduğu görülmüş ve bu durum savaşlardaki erkek kayıplarıyla açıklanmıştır (“1927 Nüfus Sayımı”). Kadın nüfusunun erkek nüfusunu aşması, rakamın ötesinde, çok sayıda evin babasız, çok sayıda kadının da tek başına ebeveyn olarak kaldığı anlamına geliyordu.
Savaşın çocuklar üzerindeki yükü yalnızca babanın yokluğuyla sınırlı değildi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ailesini kaybeden binlerce çocuk devlet için ciddi bir toplumsal sorun haline gelmiş, yetim sayısı arttıkça darüleytamlar (yetimhaneler) yetersiz kalmıştı. Bakar’ın (2005) arşiv belgelerine dayanan çalışmasına göre hükümet, bu durumda yetimleri ailelerin yanına yerleştirmiş ve ihtiyaçları için bu ailelere her ay tahsisat göndermişti. Bu, bir bakıma devletin ve toplumun “ortak ebeveynlik” üstlenmesiydi; ancak çocuk açısından bu, çoğu zaman birden fazla bakım verenin değiştiği, kesintili bir bağlanma öyküsü anlamına geliyordu.
Millî Mücadele yıllarında ise çocukluk ile cephe arasındaki sınır daha da incelmişti. Köstüklü (2005), Çanakkale’de şehit yaşının 15–16’ya kadar düştüğünü, Millî Mücadele’de ise 12–13 yaşındaki çocukların vatan savunmasında görev aldığını hatırlatır. Bu, bir kuşağın çocukluğunu yaşayamadan yetişkin sorumlulukları üstlendiği anlamına gelir.
5. Anne-Baba Tutumlarındaki Kopmalar
Savaşın aile içinde yarattığı etkiler, çoğu zaman arşiv belgelerinde değil, kuşaktan kuşağa aktarılan duygu kalıplarında yaşar. Aşağıdaki başlıklar, tarihsel veriler ile gelişim psikolojisi ve bağlanma kuramının sunduğu bilgiler birlikte okunduğunda ortaya çıkan kuramsal bir okumadır; her ailede aynı biçimde yaşandığı iddia edilemez, ama dönemin pek çok evinde tanıdık izler bıraktığı düşünülebilir.
5.1. Yokluk Olarak Baba: Bağlanmanın Yarım Kalan Halkası
John Bowlby’nin (1969/2012) bağlanma kuramı, çocuğun bakım verenle kurduğu bağın kişiliğin temelini oluşturduğunu ve bu bağın kesintiye uğramasının derin izler bırakabileceğini ortaya koyar. Babasını hiç tanımadan ya da çok küçük yaşta kaybederek büyüyen çocuk için baba, somut bir ilişki değil bir anlatıdır: duvardaki fotoğraf, annenin sesindeki hüzün, adını taşıdığı bir hatıra. Bu çocuklar için baba, ilişki kurulabilen bir kişi olmaktan çok idealleştirilmiş, eleştirilemeyen ve kusursuzlaştırılmış bir figüre dönüşebilir. İdealleştirilmiş bir babanın yokluğunda büyüyen erkek çocuk, babalığı yaşanmış bir deneyimden değil, kahramanlık anlatısından öğrenir.
5.2. Annenin Çifte Yükü: Hem Şefkat Hem Otorite
Eşini kaybeden kadın, bir anda hem geçimi sağlayan hem disiplini koruyan hem de şefkati veren tek kişi haline gelir. Bu çifte yük, anne-baba tutumlarında iki zıt yöne savrulmaya yol açabilir. Kimi annelerde çocuğu da kaybetme korkusu aşırı koruyucu bir tutuma dönüşür; çocuk, dünyanın tehlikelerinden sakınılması gereken son emanet olarak görülür. Kimi annelerde ise yokluğu telafi etme çabası, sevginin geri planda kaldığı katı ve otoriter bir tutuma dönüşür: “Babasız diye şımarmasın” düşüncesi, sıcaklığı bastıran bir kontrole yol açabilir. Sümer ve arkadaşlarının (2010) derlediği bulgular, sıcaklığın azaldığı ve psikolojik kontrolün arttığı bu tür örüntülerin çocuğun uyumu açısından risk taşıdığını göstermektedir.
5.3. Erken Büyüyen Çocuk: Ebeveynleşme
Babasız kalan evlerde en büyük çocuk, çoğu zaman yaşından çok önce “evin erkeği” ya da “annenin yardımcısı” rolüne itilir. Psikolojide ebeveynleşmiş çocuk olarak tanımlanan bu durum, çocuğun kendi gelişimsel ihtiyaçlarını erteleyerek ebeveyninin duygusal ya da pratik yükünü taşımasıdır. 12–13 yaşında cepheye koşan çocuklar ile evde kardeşlerine babalık yapan çocuklar aynı tarihsel gerçeğin iki yüzüdür. Bu çocuklar sorumluluk, fedakarlık ve dayanıklılık gibi güçlü özellikler geliştirebilir; ama kendi çocukluklarını yaşayamamış olmanın sessiz bedelini çoğu zaman yetişkinlikte öderler.
5.4. Konuşulmayan Yas ve Duygusal Suskunluk
Şehadet, toplumsal düzeyde yüceltilen ve kutsal sayılan bir kayıptır. Bu anlam, ailelere büyük bir teselli ve onur kaynağı sağlar. Ancak bireysel düzeyde, yasın açıkça yaşanmasını zorlaştırabilir: “Şehidin arkasından ağlanmaz” anlayışı, özlemin, öfkenin ve kırgınlığın dile getirilmesinin önüne geçebilir. Yası yaşanamamış anneler, duygularını ifade etmek yerine bastırmayı öğreten bir duygusal iklim yaratabilir. Böyle bir iklimde büyüyen çocuk da sevgisini söylemekte değil, göstermekte ve “yapmakta” ustalaşır. Bu örüntünün, sevgiyi sözle ifade etmekte zorlanan, duygularını “güçlü olmak” adına saklayan kuşaklar boyunca aktarıldığı düşünülebilir.
5.5. Devlet Baba, Millet Anne: Ebeveynliğin Toplumsallaşması
Erken Cumhuriyet döneminde devlet, babasını kaybetmiş bir kuşağa adeta toplumsal bir ebeveyn olarak yaklaştı. Darüleytamlar, Himaye-i Etfal Cemiyeti, yetimlere bakan ailelere bağlanan tahsisatlar ve çocuğu merkeze alan yayınlar bu ebeveynliğin kurumsal yüzleriydi (Bakar, 2005; Çılgın, 2004). Bu durum, bir yandan çocukların korunmasını sağladı; öte yandan aile içi otoritenin bir bölümünün okula, öğretmene ve devlete devredilmesine yol açtı. Öğretmenin “ikinci anne-baba” sayılması, okulun ailenin uzantısı gibi görülmesi, kısmen bu tarihsel boşluğun doldurulma biçimidir.
6. Bugüne Bakan Dersler
Bugün ebeveynlik üzerine konuşurken çoğu zaman “otoriter mi, demokratik mi?” sorusuna odaklanırız. Oysa Türkiye’de anne-baba tutumlarının tarihsel kökleri, bu sorudan daha katmanlı bir tablo sunar. Duygularını göstermekte zorlanan büyükannelerimizin ve büyükbabalarımızın tutumlarında yalnızca gelenek değil, yaşanamamış bir yas, erken üstlenilmiş bir sorumluluk ve “ayakta kalmak zorunda olma” hali de vardır. Bu farkındalık, onları yargılamak yerine anlamamızı sağlar.
Psikolojik danışma ve rehberlik açısından da önemli sonuçlar çıkar. Aile danışmanlığında karşılaştığımız bazı örüntüler, aşırı koruyuculuk, duygusal ifade güçlüğü, çocuğa erken yetişkinlik yüklenmesi, yalnızca bugünün değil, birkaç kuşak öncesinin izlerini taşıyabilir. Aile öyküsünü, kayıpları ve yas süreçlerini bu tarihsel bağlamla birlikte dinlemek, danışanların kendi ebeveynlik tutumlarını daha şefkatle ve bilinçle yeniden kurmalarına yardım edebilir.
Cumhuriyet’in aileye bıraktığı en değerli miras belki de şudur: çocuk, susturulacak bir varlık değil, dinlenecek bir insandır. Bu mirası yaşatmanın yolu, çocuklarımıza hem kök hem kanat vermekten geçer; Kağıtçıbaşı’nın diliyle, hem özerk hem ilişkisel bireyler yetiştirmekten.
Sonuç
Cumhuriyet, “cumhur”un, yani bir araya gelmiş özgür insanların yönetimidir; ve bu yönetimin ilk okulu ailedir. Erken Cumhuriyet’in eğitim, hukuk ve çocuk politikaları, tebaadan yurttaşa geçişi aile içinde de başlatmış; aileyi daha eşitlikçi, çocuğu daha değerli, ebeveynliği daha bilinçli bir zemine taşımıştır. Ancak bu dönüşüm, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na uzanan büyük kayıpların gölgesinde gerçekleşmiştir. Evlerine dönemeyen babalar, tek başına ayakta kalmaya çalışan anneler ve erken büyümek zorunda kalan çocuklar, anne-baba tutumlarımızda bugün bile izleri sürülebilen kopmalar bırakmıştır.
Bu izleri görmek, ne zaferi küçültür ne de fedakarlığı gölgeler. Aksine, şehitlerin geride bıraktığı ailelere ve o ailelerde büyüyen çocuklara daha derin bir vefa borcumuz olduğunu hatırlatır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında bu vefayı ödemenin belki de en anlamlı yolu, çocuklarımızı sevgiyle, sınırla ve saygıyla, yani gerçekten özgür yurttaşlar olarak yetiştirmektir.
Son bir metin koymak isterim vatan, cumhuriyet diye:
Ebed Müddet
Seherde bayrağım göğe sarılır,
Şüheda kanıyla rengi yazılır,
Vatan bir sevdadır, aşkla anılır,
Her karış toprakta bir şehit yatar.
Göğsümde iman bir sönmez ocaktır,
Tefekkürüm ondan doğan şafaktır,
Gönülde uyanmış farkındalıktır,
Bu emanetle her yürek uyanır.
Asırlık bir sabah: Cumhuriyet’tir,
Devlet ebed müddet, bu bir niyettir,
Alnımda al bayrak bir alamettir,
Bu millet bu yolda ebedi yaşar.
Fikret der: bu yurdun her taşı candır,
Toprağı şehitten bir armağandır,
Sevdası gönlümde dinmeyen andır,
Bu aşkla Gülaçtı bir ömür yanar.





