Erzincan’da her hafta kurulan semt pazarlarında gün boyunca süren hareketlilik, akşam saatlerine doğru yerini sessizliğe bırakıyor. Tezgâhlarını toplamaya başlayan esnafın ardından geriye satılamayan sebze ve meyveler, birkaç parça domates, biber ve diğer ürünler kalıyor. Ancak pazar yerinde geriye kalanlar yalnızca satılmamış ürünlerden ibaret değil; aynı zamanda geçim mücadelesinin ve yoksulluğun gözler önüne serilen bir başka yüzünü de ortaya koyuyor.
Günün ilerleyen saatlerinde, tezgâhların çevresinde yere eğilerek satılamayan sebzeleri ayıklayan bir anne… Belki okul çağında çocukları var, belki evinin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için günlerdir hesabını yaptığı bütçesi yetmiyor. Poşetine birkaç domates, biber ya da başka bir sebze koyabilmek için yerde kalan ürünleri tek tek seçiyor. Bir annenin bu görüntüsü, pazarda yaşanan sıradan bir günün ötesinde, toplumun görmezden gelmekte zorlandığı bir gerçeği hatırlatıyor.
Asıl mesele, yerde kalan birkaç sebze değil; o sebzelere ihtiyaç duyan insanların neden bu noktaya geldiği.
Pazar yerlerinde benzer görüntülere zaman zaman rastlanması, yaşananların olağan karşılanması gerektiği anlamına gelmiyor. Aksine, bir ailenin sofrasına birkaç parça sebze koyabilmek için başkasının satamadığı ürünleri toplamak zorunda kalması, geçim sıkıntısının ne kadar derinleşebildiğini düşündürüyor. Üstelik temel gıda ürünlerine ulaşmakta zorlanan, ancak yaşadığı sıkıntıyı dile getiremeyen başka ailelerin de bulunduğu gerçeği, bu tablonun görünmeyen boyutunu oluşturuyor.
İnsan, böyle bir manzarayla karşılaştığında içinden geçen ilk düşünceyi gizleyemiyor: Keşke kimse yerde kalan birkaç domatesi, biberi ya da meyveyi toplamak zorunda kalmasa. Keşke ihtiyacı olan bir anneye birer kilo sebze ve meyve verilebilse, çocuklarının sofrasına katkı sunabilmenin mahcubiyetini değil, dayanışmanın sıcaklığını hissedebilse.
Ancak konu yalnızca bir poşet sebze vermekle çözülebilecek kadar basit değil. Asıl sorgulanması gereken, bazı insanların varlıklarını artırma yarışını sürdürdüğü bir ortamda, diğerlerinin en temel ihtiyaçlarını karşılamak için neden bu kadar zorlandığı. Bir yanda imkânlarını büyütmek için rekabet edenler, diğer yanda ise “Ben de açım, ben de yoksulum, ben de geçinemiyorum” demek isteyip sesini çıkaramayan insanlar…
Erzincan, dayanışma kültürüyle, komşuluk ilişkileriyle ve insan sıcaklığıyla anılan bir şehir. Bu nedenle pazar yerinde yaşanan böyle bir görüntü, yalnızca ekonomik koşullar üzerine değil, toplumsal sorumluluk ve paylaşma duygusu üzerine de yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Çünkü bir annenin yere eğilip birkaç parça sebzeyi poşetine doldurması, yalnızca o annenin yaşadığı sıkıntı değildir. Aynı zamanda ihtiyaç sahiplerinin görülmesi, anlaşılması ve desteklenmesi gerektiğini hatırlatan bir tablodur.
Can Erzincan, bu görüntüler bize yakışmıyor. Hiç kimsenin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mahcup olmak zorunda kalmadığı, hiçbir annenin çocuklarına götüreceği birkaç sebze için pazar yerinde kalanları toplamak zorunda hissetmediği bir yaşam, hepimizin ortak beklentisi olmalı.
Belki de artık sormamız gereken soru şu: Tezgâhlarda kalanları değil, insanların neden bu kadar çaresiz kaldığını ne zaman konuşacağız?





