Roman; hayatı ve insanı daha yakından görmemizi ve tanımamızı sağlayan, gerçek yaşamın suflelerini bünyesinde barındıran büyülü bir türdür. Yaşanmış olanın hafızası, yaşanması muhtemel olanın ise ilk adımıdır. Okuduğumuz her satır, zihnimizde soyut bir kurgu olarak kalmaz; hayatın akışı içinde bir köşe başında, taze demlenmiş bir çayın kokusunda ya da bir kalabalığın uğultusunda karşımıza çıkıverir. Çünkü roman kahramanları yalnızca kitap sayfalarında yaşayan kişiler değildir. Onların duyguları, çatışmaları, sevinçleri, korkuları ve mücadeleleri gerçek hayatta farklı yüzlerle yeniden karşımıza çıkabilir. Bir romanda okuduğumuz olayın aynısını yaşamayabiliriz; ancak onun duygusuna, benzer bir çatışmasına veya o karakterin başka bir biçimdeki karşılığına hayatın herhangi bir anında rastlayabiliriz. Bu yüzden Türk ve dünya edebiyatının unutulmaz çehreleriyle Erzincan’ın sokaklarında karşılaşmak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Üstelik bu karşılaşmalar belirli mekânlarla sınırlı değildir. Bir pazarda alışveriş yapan adamda, otobüs durağında bekleyen gençte, okul koridorunda yürüyen öğrencide, dükkânının kepengini açan esnafta, hastane koridorunda bekleyen bir yakında veya kahvehanede geçmişini anlatan yaşlı bir insanda bir roman kahramanının izini görmek mümkündür. Romanlarda okuduğumuz olaylar da birebir tekrarlanmak zorunda değildir; başka zamanlarda, başka mekânlarda ve başka insanların hayatlarında benzer ya da muadil biçimlerde yeniden yaşanabilir. Edebiyatın büyüsü biraz da buradadır: Bize yalnızca hayatı değil, hayatın içindeki ihtimalleri de sunar.
Erzincan’da günün ilk ışıklarıyla pazartesi günü kurulan bit pazarına uğradığınızda, eski bir saatin ya da yıpranmış bir aynanın başında duran tutkulu bir adam görebilirsiniz. O, Tanpınar’ın Huzur’unda geçmişin ve eşyaların ruhunu arayan Mümtaz’ı hatırlatır. Biraz ötede, koltuğunun altında somun ekmekle Cimin duraklarına doğru koşan gençte ise Victor Hugo’nun Sefiller’indeki Jean Valjean’ın mücadelesinden bir iz bulabilirsiniz. Yaşanan olay aynı değildir; fakat yoksulluk, çaresizlik ve hayata tutunma çabası aynı insanlık hâlinin farklı bir görünümüdür.
Şehrin kalbi Dörtyol’a adım attığınızda, kalabalığın ortasında yalnızlığını taşıyan bir figür, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından çıkmış Selim Işık’ı hatırlatabilir. Canpark veya Meydan 24 AVM’nin modern koridorlarında ise Stefan Zweig’ın karakterlerinin psikolojik gerilimlerini, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’ndaki Feride’nin bağımsız ruhunu ya da Flaubert’in Madame Bovary’sindeki hayal-gerçek çatışmasını görebilirsiniz. Bir vitrine bakıp iç geçiren genç kızın hikâyesi farklı olsa da arzuları ile gerçek arasındaki mesafe aynı insanlık hâlini yeniden kurabilir.
Hayat yalnızca neşe ve gençlikten ibaret değildir; edebiyat hüznün ve maneviyatın olduğu yerde de derinleşir. Yeni Mahalle Cami avlusundaki çay ocağında oturan ihtiyarın bakışlarında Yaşar Kemal’in İnce Memed’indeki yorgun ama erdemli köylülerin izlerini, bir cenaze avlusundaki sessiz cemaatte Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’indeki vicdan sorgulamasını hissedebilirsiniz. Terzi Baba Mezarlığı’nın çam ağaçları altında duyulan derin kabulleniş ise Peyami Safa’nın karakterlerinin içsel çatışmalarının ardından ulaştıkları huzuru hatırlatır. Çünkü bazen bir roman kahramanıyla karşılaşmak, onun yüzünü tanımak değil, yaşadığı duygunun başka bir insanda yankılandığını fark etmektir.
Erzincan’ın coğrafyası da bu edebî kurguya ev sahipliği yapar. Erzincan 13 Şubat Şehir Stadyumu’ndaki coşkulu kalabalık, Jack London’ın hayata karşı direnen kahramanlarını; Esentepe veya Kırklar Tepesi’nden şehri seyreden bir çift, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki zaman ve mekân ironisini hatırlatabilir. Ekşisu’nun serin suları başında dinlenen ailelerde Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki Raif Efendi gibi sessiz ama iç dünyası zengin insanların hâlini görebilirsiniz.
Kış geldiğinde Ergan Dağı’nın dumanlı zirveleri, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ındaki zamandan kopuk atmosferi çağrıştırır. Buğday Meydanı’nda nasırlı elleriyle çuvalları taşıyan insanlar ise Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanındaki ekmek kavgasını, alın terini ve yaşam mücadelesini hatırlatır.
Aslında roman kahramanlarını yalnızca büyük ve dramatik anlarda aramamak gerekir. Sabah işe yetişen memurun telaşında, çocuğunun elinden tutan annenin kaygısında, yıllardır aynı dükkânı açan esnafın alışkanlıklarında, karşılıksız bir sevdanın sessizliğinde veya otobüs camından dışarıya dalıp giden yolcunun bakışlarında romanların sayfalarından tanıdığımız duygular vardır. Bazen kahramanın kendisini değil, onun yaşadığı çatışmayı; bazen olayın aynısını değil, o olayın insan ruhundaki karşılığını görürüz.
Bu nedenle romanlar yalnızca dünyayı anlamamızı değil, dünyadaki insanları yeniden görmemizi sağlar. Aşkın, yalnızlığın, hırsın, korkunun, yoksulluğun, umudun, pişmanlığın ve mücadelenin yüzleri değişse de insanın bu duygularla kurduğu ilişki değişmez. Hayat, edebiyatın birebir kopyası değildir; fakat edebiyatın anlattığı insanlık hâlleri hayatın farklı biçimlerinde sürekli yeniden karşımıza çıkar.
Bütün bunlar gösteriyor ki edebiyat yapay bir hayal dünyası değil, gerçeğin estetik bir ön izlemesidir. Romanlarda okuduğumuz olayların gerçek hayatta birebir karşılığını bulmak mümkün olmayabilir; fakat onların temsil ettiği insanlık hâllerine hayatın hemen her noktasında rastlayabiliriz. Bir roman kahramanı hiç beklemediğimiz bir sokakta, bir okulda, bir iş yerinde, bir aile sofrasında veya bir dost sohbetinde başka bir yüzle karşımıza çıkabilir. Hayat, romanların verdiği suflelerle akar; bizler ise o büyük anlatıların kahramanlarıyla her gün Dörtyol’da selamlaşabilir, Ergan’da ya da Esentepe’de aynı rüzgâra karşı durabilir, bazen de farkında olmadan onların yaşadığı hikâyelerin başka bir biçimini kendi hayatımızın içinde yaşayabiliriz.





