Ajans Erzincan Köşe yazarı Gıyasettin Çetinkaya bu haftaki köşe yazısında seçimde sandığa gitmeme eğilimi konusunu gündeme taşıdı.
Çetinkaya’nın yazısı şöyle;
Siyasetin en önemli sorularından biri, kimin ne kadar oy alacağı kadar, vatandaşın neden sandığa gitmek istemediğidir. GENAR Araştırma Şirketi’ne ait olduğu belirtilen verilere göre, bugün seçim olsa seçmenlerin yüzde 13,4’ü sandığa gitmeyeceğini ifade ediyor. Eğer bu oran araştırmanın sonuçlarını doğru yansıtıyorsa, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tabloyla karşı karşıyayız.
Yüzde 13,4, öyle görmezden gelinecek, birkaç cümleyle geçiştirilecek bir oran değil. Bu rakam, siyasetin kendisine şu soruyu sormasını gerektiriyor: Vatandaş neden sandıktan uzaklaşıyor?
Sandığa gitmeme eğiliminin arkasında farklı nedenler olabilir. Kimi seçmen, siyaset kurumuna duyduğu güveni kaybetmiş olabilir. Kimi, yıllardır dile getirilen vaatlerin hayatında karşılık bulmadığını düşünüyor olabilir. Kimi de mevcut siyasi seçeneklerin beklentilerini karşılamadığı kanaatine varmış olabilir. Elbette araştırmanın ayrıntıları ve seçmenlerin gerekçeleri bilinmeden bu nedenlerden herhangi birini kesin olarak öne sürmek doğru değildir. Ancak sorunun kendisini görmezden gelmek de mümkün değildir.
Çünkü sandığa gitmemek de başlı başına bir tutumdur. Her ne kadar seçimlere katılmamak, tek başına siyasi bir protesto anlamına gelmese de, bu tercihin arkasındaki nedenleri anlamak siyasetin sorumluluğundadır.
Seçmen Sadece Oy İstemiyor, Güven de İstiyor
Siyasi partiler seçim dönemlerinde vatandaşın kapısını çalıyor, meydanlarda konuşuyor, projelerini anlatıyor ve destek istiyor. Ancak siyaset ile seçmen arasındaki ilişki yalnızca seçim gününe sıkıştırılabilecek bir ilişki değildir.
Vatandaş, kendisine verilen sözlerin tutulmasını istiyor. Ekonomik sıkıntılarının anlaşılmasını, geçim mücadelesinin görülmesini, gençlerin gelecek kaygılarının ciddiye alınmasını bekliyor. Emekli, çalışan, esnaf, çiftçi ve işçi; kendi hayatına dokunan sorunlar karşısında somut çözümler görmek istiyor.
Seçmenin beklentisi yalnızca güzel cümleler duymak değil, o cümlelerin hayata geçtiğini görmektir. Söylenenlerle yaşananlar arasındaki mesafe açıldığında, siyasete duyulan güven de bundan etkilenebilir.
Burada bütün sorumluluğu tek bir partiye ya da siyasi görüşe yüklemek de doğru olmaz. Sandığa gitmeme eğilimi, siyasetin tamamı için bir değerlendirme alanıdır. İktidarıyla muhalefetiyle bütün siyasi aktörlerin, seçmenin neden uzaklaştığını anlamaya çalışması gerekir.
Sandığa Gitmeyen Seçmenin Sesi Duyulmalı
Demokrasi, yalnızca seçim günü sandıkların açılması ve oyların sayılmasıyla sınırlı değildir. Demokrasi aynı zamanda vatandaşın kendisini temsil edilmiş hissetmesi, taleplerinin duyulması ve yönetenlere güven duyabilmesidir.
Yüzde 13,4'lük bir oran, seçmenin tamamının siyasetten uzaklaştığı anlamına gelmez. Fakat bu kesimin neden sandığa gitmek istemediği araştırılmalı, farklı seçmen gruplarının beklentileri dikkatle değerlendirilmelidir. Verilerin ayrıntıları, seçmenlerin gerekçeleri ve zaman içindeki değişim birlikte ele alınmadan sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Siyasi partiler açısından asıl mesele, yalnızca kararsız seçmeni kendi saflarına çekmek de değildir. Sandığa gitmek istemeyen vatandaşın neden böyle düşündüğünü anlamak, sorunlarını dinlemek ve güven oluşturacak adımlar atmaktır.
Çünkü seçmen, kendisini yalnızca oy zamanı hatırlayan bir siyaset anlayışından daha fazlasını bekliyor. Dinlenmek, anlaşılmak ve karşılığını görebileceği çözümler istiyor.
Mesele Sadece Oy Değil, Temsil Meselesi
Önümüzdeki süreçte siyasi tartışmaların merkezinde yine oy oranları, ittifaklar ve seçim hesapları yer alacaktır. Ancak bütün bu hesapların arasında daha önemli bir soru unutulmamalıdır: Vatandaşın ne kadarı kendisini siyasi sistemin içinde hissediyor?
Sandığa gitmek istemeyen her seçmenin gerekçesi aynı olmayabilir. Kimi günlük hayatın telaşı nedeniyle, kimi siyasi tercihlerinden duyduğu memnuniyetsizlikten, kimi de başka nedenlerle oy kullanmamayı düşünebilir. Bu nedenle yüzde 13,4'lük oranı tek bir nedene bağlamak yerine, seçmenin sesine kulak vermek gerekir.
Siyaset, yalnızca kendisine oy verenlerin değil, oy vermeyenlerin de nedenlerini anlamaya çalışmalıdır. Eleştiriyi tehdit olarak değil, bir uyarı olarak değerlendirmelidir. Vatandaşın güvenini kazanmanın yolu da yalnızca söylemlerden değil, tutarlılıktan, samimiyetten ve somut sonuçlardan geçer.
Unutulmamalıdır ki sandık, demokrasinin en önemli araçlarından biridir. Fakat o sandığa giden yolu açan şey, vatandaşın iradesine ve geleceğe duyduğu güvendir.
Asıl mesele, yüzde 13,4'ün kime oy vereceği değil, neden oy vermek istemediğidir. Bu soruya verilecek cevap, yalnızca seçim sonuçlarını değil, siyaset ile toplum arasındaki ilişkinin geleceğini de şekillendirecektir.





