Ajans Erzincan Köşe Yazarı Prof. Dr. Mehmet Cihat ÜSTÜN bu haftaki köşe yazısında kültürel hafıza ve Türk dilini konu etti.
Bir dilin yaşaması, yalnızca hâlihazırda konuşuluyor olmasıyla ölçülemez. Asıl mesele, dilin tarihî geçmişiyle kurduğu bağın ne ölçüde sürdürülebildiğidir. Çünkü dil, yalnızca iletişim kurmamızı sağlayan bir araç değil; aynı zamanda bir milletin hafızasını, düşünce dünyasını, yaşanmışlıklarını ve kültürel birikimini nesilden nesle aktaran en önemli unsurlardan biridir. Bu nedenle sıkça dile getirilen “Yeni nesil anlamıyor, öyleyse dili onların anlayacağı seviyeye indirmeliyiz.” yaklaşımını yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Kanaatimce asıl yapılması gereken, dili neslin seviyesine indirmek değil, nesli Türk dilinin seviyesine yükseltmektir.
Kelimeler Kayboldukça Kültürel Hafıza da Zayıflıyor
Türk dili açısından meseleye baktığımızda, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir durumla karşı karşıyayız. Henüz yüz yıl önce kaleme alınmış bazı edebî eserleri bile kelime kadrosuna aşina olmadıkları için anlamakta zorlanan bir nesil yetişiyor. Bugün bir lise veya üniversite öğrencisinin Mehmet Âkif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Ömer Seyfettin, Halit Ziya Uşaklıgil ya da Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi edebiyatımızın önemli isimlerinin eserlerini sözlüğe ihtiyaç duymadan okuyamaması, yalnızca metinlerin eski olmasıyla açıklanamaz. Burada aynı zamanda kelime hafızasının zayıflamasıyla ilgili bir mesele bulunmaktadır.
Oysa kelimeler, sözlüklerdeki karşılıklarından ibaret değildir. Her kelime, içinde doğduğu dönemin toplumsal hayatından, inançlarından, alışkanlıklarından ve estetik anlayışından izler taşır. “Hane” ile “ev”, “maişet” ile “geçim”, “muhit” ile “çevre”, “mefkûre” ile “ülkü” kelimeleri birbirlerine yakın anlamlar taşısalar da tarihî ve kültürel çağrışımları bakımından farklılıklar barındırır. Bir kelimeyi bütünüyle unutmak, kimi zaman o kelimenin çevresinde oluşmuş anlam dünyasından da uzaklaşmak demektir.
Bu bakımdan eski Türkçe kelimelerin, Anadolu ağızlarında yaşamaya devam eden sözcüklerin ve Osmanlı Türkçesi döneminde edebiyatımıza yerleşmiş kelime kadrosunun yeni nesiller tarafından öğrenilmesi büyük önem taşımaktadır. Bir gencin “berheva”, “aheste”, “serencam”, “müşkül”, “mütemadiyen” veya “teessür” gibi kelimeleri bilmesi, geçmişe mahkûm olması anlamına gelmez. Aksine, onun zihinsel dünyasını zenginleştirir. Kelime hazinesi genişleyen insan, farklı dönemlerde kaleme alınmış metinleri daha iyi anlar, düşünceler arasındaki bağlantıları daha kolay kurar ve kültürel mirasıyla daha güçlü bir ilişki geliştirir.
Türkçenin Tarihî Birikimi Gelecek Nesillere Aktarılmalı
Dünya dillerinin gelişimine baktığımızda, geçmişle bugün arasında kurulan bağın önemini daha iyi görebiliriz. İngilizcede yüzyıllardır kullanılan pek çok kelime varlığını sürdürmektedir. Shakespeare'in dili bugünkü İngilizceden farklı olsa da İngilizce konuşanlar, eğitim ve edebiyat yoluyla bu tarihî birikime ulaşabilmektedir. Fransızca, Almanca ve İtalyanca gibi dillerde de tarihî metinlerle günümüz dili arasında çeşitli farklılıklar bulunmasına rağmen geçmişin kelime mirasını anlamaya yönelik bir süreklilik vardır. Türkçede de benzer bir kültürel devamlılığın güçlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Bu noktada yabancı kökenli kelimelere yaklaşımımızın da dengeli olması gerekir. Elbette Türkçenin kendi imkânlarıyla yeni kelimeler üretmesi, Türkçe karşılıkların geliştirilmesi ve dilimizin zenginleştirilmesi önemlidir. Ancak yüzyıllar boyunca Türkçede kullanılmış, edebiyatımıza yerleşmiş ve gündelik hayatımızın bir parçası hâline gelmiş kelimeleri yalnızca kökenlerine bakarak değerlendirmek doğru değildir. “Kitap”, “kalem”, “dünya”, “millet”, “merhamet”, “hürriyet” ve “zaman” gibi kelimeler, Türkçenin tarihî gelişimi içerisinde kendilerine yer edinmiştir. Bu kelimelerin Türkçede kazandığı anlamları ve oluşturduğu kültürel birikimi göz ardı etmek, dilimizin tarihî oluşum sürecini eksik değerlendirmek olur.
Önemli olan, kelimelerin hangi dilden geldiğinin yanı sıra Türkçede nasıl yaşadığına, hangi anlamları kazandığına ve kültürel hafızamızda nasıl bir yer edindiğine de bakabilmektir. Türkçeye mal olmuş kelimeleri yeni neslin zihninden çıkarmak yerine onların kelime hazinesine dâhil etmek, kuşaklar arasındaki iletişimi güçlendirecektir.
Bunun için eğitim sisteminde yalnızca güncel kelimelerin kullanımına odaklanmakla yetinilmemelidir. Öğrencilerin tarihî metinleri ve geçmişte yaşamış edebiyatçıların eserlerini anlayabilecekleri geniş bir kelime kadrosuna sahip olmaları sağlanmalıdır. Edebî eserler sadeleştirilerek geçmişle aramızdaki bağ bütünüyle zayıflatılmamalı; eserlerin asılları da dipnotlar, açıklamalar ve sözlükler aracılığıyla öğrencilere kazandırılmalıdır. Bir gencin “mütemadiyen” kelimesini öğrenmesi, bu kelimeyi her gün konuşurken kullanmasını gerektirmez. Fakat bir metinde karşılaştığında anlamını bilmesi, geçmişin diline açılan kapıyı aralayabilmesi demektir.
Dil, yalnızca içinde yaşanılan zamanın ihtiyaçlarına cevap veren bir iletişim aracı değildir. Aynı zamanda geçmişten geleceğe uzanan kültürel bir hafızadır. Gençlerin metinleri anlayabilmesi için dili sürekli sadeleştirerek kelime dünyasını daraltmak yerine, onların dil becerilerini ve kelime hazinelerini geliştirmek daha kalıcı bir çözüm olacaktır. Çünkü bir kelime unutulduğunda yalnızca sözlükteki bir madde eksilmez; o kelimenin taşıdığı hatıralar, çağrışımlar, edebî izler ve tarihî ilişkiler de zamanla silikleşebilir.
Yeni nesillere bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biri, geçmişin dilini bugünün insanına anlayabilecek donanımı kazandırarak aktarabilmektir. Bu nedenle hedefimiz, gençleri geçmişin dilinden uzaklaştırmak değil, onları bu dilin zenginliğiyle buluşturmak olmalıdır.
Nesli Türk dilinin seviyesine yükseltmek, yalnızca kelime öğretmek değildir; bir milleti kendi kültürel hafızasıyla buluşturmaktır. Geçmişiyle bağını koruyan, kelimelerinin zenginliğini bilen ve dilinin tarihî birikimini anlayabilen nesiller, geleceği de daha sağlam bir kültürel temel üzerinde inşa edecektir.





