ErzincanTürk PDR Derneği Erzincan İl Temsilciliği Eğitim Sekreteri, İMKB Müşir Zeki Paşa Ortaokulu Uzman Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmeni Eyüp Can Yazıcı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle kadınların toplumsal ve bireysel dönüşümüne dair önemli değerlendirmelerde bulundu.
Yazıcı, 8 Mart’ın sadece çiçek ve sosyal medya paylaşımlarından ibaret bir gün olmadığını, 1917’de “ekmek ve barış” talebiyle başlayan kadın mücadelesinin bugün öz-değer, öz-şefkat ve içsel iyileşme hareketiyle birleştiğini vurguladığı yazısında şunları ele aldı; "8 Mart, aslında mekanların çiçeklerle süslendiği, sosyal medyanın ise güçlü kadın imgesi ile donatıldığı sembolik bir günden çok daha fazlasıdır.
8 Mart, 1917’de “ekmek ve barış” talebiyle yola çıkan kadınların başlattığı, 1977'de Birleşmiş Milletler'in Dünya Kadınlar Günü ilan etmesinden sonra ise ülkelerin kültürüne uyum sağlayarak genişleyen bir irade ve dayanışma hareketidir. Bugün kamusal kutlamalar bazen yüzeysel görünse de, kadınların bu mirası artık yalnızca dışsal hak arayışıyla sınırlı tutmadığını, aynı zamanda kendi iç dünyalarında başlattıkları derin bir iyileşme, öz-değer ve öz-şefkat devrimiyle bütünleştirdiklerini söyleyebiliriz.
Elbette sadece kadınların ya da sadece erkeklerin değil tüm toplumun bu dönüşümde söz sahibi olması gerekiyor. Örneğin büyük şehirlerin yanı sıra Erzincan gibi daha geleneksel dinamiklere sahip bölgelerde de kadınların görünürlüğü giderek artıyor. “El âlem ne der?” baskısı, yerini “ben ne başarabilirim, nasıl yeniden ayağa kalkabilirim?” sorusuna bırakıyor.
Bununla birlikte kadın danışanlarım arasında başarılarını içselleştirmekte zorlanma, verdiği emeklerin önemsiz olduğunu düşünerek kendini fazla hafife alma anlamına gelen "imposter sendromu" gibi vakaları sıklıkla görüyorum. Araştırmalar kadınların %70'inin hayatının bir döneminde bunu yaşadığını gösteriyor. Özellikle iyi bir anne olmak ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak için insan üstü gayretler gösteren ancak bunu yaparken kendi ruhsal ihtiyaçlarını görmezden gelmek zorunda kalan çok fazla kadın var. Bu durum literatürde "görünmez emek" ya da "ikinci vardiya" olarak adlandırılıyor. Toplumun çocuk büyütmek, temizlik ve yemek yapmak gibi görevleri kadına doğuştan yüklenen özellikler olarak görmesi bu süreci oluşturuyor. Emeği görmezden gelinen kadın ise kendini hafife almak ve ihtiyaçlarını görmezden gelmek zorunda kalabiliyor. Bu durum önce kadının kendini sonra da tüm sorumluluğunu taşımak zorunda kaldığı çocuğu olumsuz etkiliyor. Oysa uçaklarda kabin görevlilerini dinleyen herkes bilir ki olası bir acil durumda ebeveynler oksijen maskelerini "önce" kendilerine "sonra" çocuklarına takmalıdır. Yani kadının kendini ve içindeki potansiyeli öncelemesi, toplumun da bunun için gerekli imkanları sağlaması gerekir. Tam bu noktada toplumun inşasında kadının mucizevi rolünü ve toplum desteğinin rolünü anlamamız gerekiyor.
Toplumsal dönüşüm ve iyileşme, yine toplumun desteğiyle kadınların kendilerine karşı daha nazik ve şefkatli yaklaşmayı öğrenmesiyle gerçekleşiyor. Araştırmalar net bir şekilde gösteriyor ki öz-şefkat düzeyi yükseldikçe psikolojik iyi oluş, stresle başa çıkma kapasitesi ve yaşam memnuniyeti de paralel olarak artıyor. Bu içsel dönüşümün kadın erkek fark etmeksizin topluma yayılması, toplumsal gelişimin en güçlü dinamiklerinden biri haline geliyor.
Bu umut verici dönüşümün en somut ve ilham kaynağı örneklerinden biri, Erzincan’da hayata geçirilen, benim de bir parçası olmaktan gurur duyduğum “İŞ’TE BEN” projesidir. Erzincan İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı Rehberlik ve Araştırma Merkezi tarafından yürütülen ve Kuzeydoğu Anadolu Kalkınma Ajansı (KUDAKA) tarafından teknik destekle hayata geçirilen bu proje, gönüllü psikolojik danışmanların emeğiyle şekilleniyor. Proje Aralık 2025’te imzalanarak başladı. Erzincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalan yaklaşık 100 tutuklu/hükümlü kadına doğrudan dokunan proje; yalnızca mesleki eğitim ve kariyer gelişimi desteği sunmuyor, aynı zamanda öz-farkındalık, duygu yönetme becerileri, öz yeterlik algıları ve sosyal uyum becerilerini güçlendirerek kadınları tahliye sonrası topluma suçtan uzak, üretken bireyler olarak yeniden kazandırmayı hedefliyoruz. Uygulayacağımız psiko-eğitimler, kadınların çeşitli yaşam becerileri geliştirmelerini hedefliyor. Tahliye olmalarına az bir zaman kala kadınların sosyal-duygusal becerilerini ve geleceğe dair umutlarını yeniden inşa etmesi, sadece o kadınlar için değil, tüm toplum için iyileştirici bir temas ve güçlü bir örnek oluşturacaktır.
Bu 8 Mart’ta değişimi yalnızca kadınların omuzlarına yüklemek yerine; erkeklerin, ailelerin, kurumların ve yöneticilerin bu dönüşümün aktif ortağı olduğu bir dünya hayal edelim. Kadın dediğin.... Erkek dediğin... sözcükleri ile başlayan cümlelerden kurtulup insanlığı aydınlığa çıkaracak olan fikirleri görmeye çalışalım. Raymond Carver “Görmek, her çağda ayrı bir emek ister.” der. Bugün yanımızdaki kadının sadece biyolojik cinsiyetine değil; onun içindeki bitmek bilmeyen potansiyele, başarılarına, sınırlarını belirleme hakkına ve kendi hikâyesini yazma gücüne bakmayı seçelim. Bir bıçak darbesiyle hikayesi yarım kalan binlerce kadını aklımızdan çıkarmayalım. Toplum vicdanını yeniden tahsis edersek o bıçaklar kırılacaktır. Bu yolun ne kadar engebeli ve sancılı olduğunu ne yazık ki en ağır bedelleri ödeyerek görüyoruz.
Geçtiğimiz hafta vicdanları derinden yaralayan bir öğretmen cinayetine şahit olduk. Fatma Nur Çelik öğretmenin acısını yüreğimizde taşıyoruz. Onun ve hikâyesi yarım kalan tüm kadınların anısını, daha güvenli ve adil bir dünya inşa etme sözümüzle yaşatmalıyız. Dünya kadınlar günü, bu sefer bir kutlama değil, herkesin şapkasını önüne koyup “Ben bu cinayetlerin bir daha yaşanmaması, bir kadının yeniden hayata tutunması ve çevremde vicdanın daha önemli bir hale gelmesi için bugün ne yapabilirim?” sorusunu sorduğu bir gün olsun.
Unutmayalım ki; kadınların yaşadığı ve şifa bulduğu bir dünya, hepimiz için daha adil, daha huzurlu ve daha aydınlık bir geleceğin en sağlam teminatıdır. Kadına oksijen olan bir anlayış, yaktığı ateşle tüm toplumu aydınlatacaktır.





