Ajans Erzincan köşe yazarı Prof. Dr. Fikret Gülaçtı, okul şiddetini önleme tartışmasını güvenlik önlemlerinden aile içindeki ilişkilere kadar uzanan bir çerçevede ele alıyor. Gülaçtı, kamera, biyometrik tarama ve sıkı denetimin tek başına yeterli olmayacağını vurgulayarak çocukların kendilerini güvende hissedebilmeleri için okulda ve ailede güvene dayalı ilişkilerin önemine dikkat çekiyor.
Mutlak Güvenlik Okul Şiddetini Bitirebilir mi?
Bir sabah, saat 07.40. On dört yaşındaki Ayşe, okulun çelik kapısının önünde sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Retina tarayıcısından geçiyor, sırt çantası X-ray cihazında kontrol ediliyor, ardından üst araması yapılıyor. Öğretmenler de aynı güvenlik prosedürlerinden geçiyor. Okulun çevresi kameralarla izleniyor; yapay zekâ destekli sistemler, kişilerin davranışlarından kıyafetlerine kadar çeşitli verileri analiz ederek risk puanları oluşturuyor.
Okulun bahçesinde ve sınıflarında da kameralar var. Bir gün Ayşe’nin adı anons ediliyor. Sosyal medyada paylaştığı bir mizah içeriği, sistem tarafından uygunsuz bulunmuş. Ayşe, bir sonraki ders saatinde okulun sorgu odasına çağrılıyor.
Bu okulda değerler eğitimi yok, rehber öğretmen yok. Müfredat yalnızca fen ve sosyal bilimlerin bilgisinden oluşuyor. Bir olay yaşandığında ise şehir merkezindeki birimden müdahale ekibi gönderiliyor.
İlk bakışta bir distopya romanını andıran bu tablo, aslında okul saldırılarının ardından sıkça dile getirilen daha fazla kamera, daha sıkı denetim ve daha sert güvenlik önlemleri taleplerinin uç noktaya taşınmış hâlidir.
Peki, gerçekten böyle bir okul şiddeti önleyebilir mi? Bir okulu ne kadar sıkı denetlersek çocuklarımızı o kadar güvende mi tutarız?
Tehlike Her Zaman Kapının Dışında Değildir
Kale okul düşüncesi iki temel varsayıma dayanıyor: Tehlike dışarıdan gelir ve yeterince veri toplanırsa tehlikeli kişiler önceden belirlenebilir.
Oysa okul saldırıları üzerine yapılan araştırmalar, bu varsayımların ciddi sınırlılıkları bulunduğunu gösteriyor. ABD Gizli Servisi ile Eğitim Bakanlığının ortak yürüttüğü Güvenli Okul Girişimi, saldırıların çoğunlukla önceden planlandığını ve bazı durumlarda saldırganların düşünce ya da planlarının olaydan önce başkaları tarafından bilindiğini ortaya koyuyor.
Araştırmaların dikkat çekici sonuçlarından biri de okul saldırganlarını güvenilir biçimde tanımlayabilecek ortak bir profilin bulunmamasıdır. Saldırganlar aile yapısı, akademik başarı ve sosyal ilişkiler bakımından birbirlerinden farklı özellikler gösterebiliyor. Bununla birlikte, yaşadıkları kayıplarla baş etmekte zorlanmaları, dışlanmış hissetmeleri ve çevrelerinde kaygı uyandıran davranışlar sergilemeleri gibi işaretler önem taşıyor.
Bu bulgular bize şunu söylüyor: Bir öğrencinin okula girişini kontrol etmek, onun yaşadığı sorunları anlamakla aynı şey değildir. Güvenlik cihazları fiziksel tehditlerin bir bölümünü tespit edebilir; ancak bir çocuğun haftalar boyunca içinde biriken öfkeyi, yalnızlığı ya da çaresizliği tek başına ortaya çıkaramaz.
Bunun için çocuğu tanıyan, onu dinleyen ve gerektiğinde yardım almasını sağlayan yetişkinlere ihtiyaç vardır.
Güvenlik Önlemleri Artarken Güven Duygusu Azalabilir mi?
Okullarda metal dedektörleri ve görünür güvenlik önlemleri üzerine yapılan araştırmalar, bu uygulamaların okul şiddetini azalttığına ilişkin kanıtların sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Bazı araştırmalarda yoğun güvenlik uygulamalarının öğrencilerin kendilerini daha az güvende hissetmeleriyle ilişkili olduğu da görülüyor.
Her sabah üst aramasından geçen, davranışları sürekli izlenen ve paylaşımları nedeniyle sorgulanan bir öğrenci, okulunu kendisini koruyan bir kurumdan çok kendisinden şüphelenen bir yapı olarak algılayabilir.
Elbette okullarda kontrollü giriş, ziyaretçi takibi ve acil durum planları gereklidir. Ancak güvenliği yalnızca denetim ve ceza üzerinden tanımlamak, okulun asıl işlevini gözden kaçırmak anlamına gelir.
Ergenlik, sınırların denendiği, zaman zaman yanlış kararların alındığı ve kişiliğin geliştiği bir dönemdir. Her hatayı güvenlik sorunu, her düşüncesizce davranışı disiplin vakası olarak ele almak, çocuğun hatasından öğrenme fırsatını elinden alabilir.
Daha da önemlisi, aşağılanma ve haksızlığa uğrama duygusunu artırarak çözmeye çalıştığımız sorunun başka biçimlerde büyümesine zemin hazırlayabilir.
Her An İzlenen Çocuk, Her Şeyini Anlatır mı?
Sürekli gözetim, öğrencinin davranışlarını kontrol altında tutuyor gibi görünebilir. Ancak davranışların denetlenmesi, duyguların anlaşılması anlamına gelmez.
Psikolojide öz-belirleme kuramı, insanın sağlıklı gelişimi için özerklik, yeterlik ve ilişkisellik ihtiyaçlarının karşılanmasının önemini vurgular. Sürekli izlenmek, özellikle özerklik duygusunu zedeleyebilir.
Sosyal medya hesapları devamlı taranan ve paylaşımları nedeniyle sorguya çekilen bir öğrencinin sorunlarını daha açık anlatacağını varsaymak doğru değildir. Tam tersine, çocuk düşüncelerini paylaşmaktan kaçınabilir, yaşadığı sıkıntıları yetişkinlerden gizleyebilir ve kendisini daha da yalnız hissedebilir.
Oysa okul saldırılarının önlenmesinde en değerli imkânlardan biri, öğrencilerin endişe verici durumları fark ettiklerinde güvenebilecekleri bir yetişkine anlatabilmeleridir.
Çocuklar arkadaşlarının cezalandırılmasına yol açacağını düşündükleri bir sistemi güvenilir bulmazlarsa bildiklerini paylaşmaktan çekinebilirler. Böylece aşırı denetim, önlemeye çalıştığı tehlikelere ilişkin önemli işaretlerin görünmez hâle gelmesine neden olabilir.
Değerler Eğitimi ve Rehberlik Bir Lüks Değildir
Bir okulun güvenliği yalnızca fiziksel tedbirlerle sağlanamaz. Empati, öz düzenleme, öfke yönetimi ve sorumluluk gibi sosyal-duygusal beceriler de güvenli bir okul ortamının temel unsurlarıdır.
Durlak ve arkadaşlarının 213 okul temelli programı kapsayan meta-analizi, sosyal-duygusal öğrenme çalışmalarının öğrencilerin becerilerini, tutumlarını ve olumlu sosyal davranışlarını geliştirdiğini; davranış sorunlarını azalttığını ve akademik başarıya da katkı sağladığını ortaya koymuştur.
Bu nedenle değerler eğitimi, rehberlik hizmetleri ve öğrencilerin duygusal gelişimini destekleyen çalışmalar, akademik eğitimin karşısında değil, onun tamamlayıcısıdır.
Okul psikolojik danışmanlarının rolü de yalnızca bir olay yaşandıktan sonra devreye girmek değildir. Öğrencileri tanımak, ailelerle iş birliği yapmak, risk işaretlerini değerlendirmek ve önleyici çalışmalar yürütmek bu görevin önemli parçalarıdır.
Merkezden gönderilen bir müdahale ekibi olay yerine hızla ulaşabilir. Ancak öğrencinin davranışlarındaki değişimi fark eden, onunla güven ilişkisi kurmuş bir rehber öğretmen, çoğu zaman sorun büyümeden harekete geçme imkânına sahiptir.
Asıl Koruyucu Kalkan: Okula Bağlılık
Araştırmalar, okula bağlılığın ve olumlu okul ikliminin gençlerin şiddet, zorbalık ve çeşitli riskli davranışlardan korunmasında önemli bir yere sahip olduğunu gösteriyor.
Kendisine değer verildiğini hisseden, öğretmenine güvenen ve yaşadığı sorunları anlatabileceğini bilen bir öğrenci, yardım istemeye daha yatkın olabilir. Bu nedenle okullarda yalnızca güvenlik prosedürlerini değil, ilişkilerin niteliğini de güçlendirmek gerekir.
Her öğrencinin kendisini tanıyan en az bir yetişkine ulaşabilmesi, yeterli sayıda psikolojik danışmanın görev yapması, zorbalıkla mücadele programlarının uygulanması ve öğrencilerin endişelerini güvenle bildirebilecekleri kanalların oluşturulması bu yaklaşımın temel adımlarıdır.
Okulda güvenlik, yalnızca dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı kapıları kapatmak değildir. Bazen asıl mesele, içerideki bir çocuğun yardım çağrısını duyabilmektir.
Kale Aile: Sıkı Denetim Çocuğu Korur mu?
Bir önceki yazıda okulun bir kaleye dönüştürülmesini ele almıştık. Şimdi aynı düşünceyi evin içine taşıyalım.
Saat 17.05. On beş yaşındaki Emre, okul servisinden iner inmez telefonuna bir bildirim geliyor: “Eve varış: 17.04. Gecikme yok.” Eve giriyor, ayakkabılarını belirlenen yere koyuyor ve çantasını her zamanki köşeye bırakıyor. Salondaki kamera kayıt yapıyor. Babası akşam eve geldiğinde görüntülere bakacak.
Bu evde her şeyin bir saati, her kuralın da bir cezası var. Ödevler, yemek, tekrar ve uyku saatleri önceden belirlenmiş. Telefon mesajları kontrol ediliyor, sosyal medya hesapları izleniyor, arkadaşlar aile onayından geçiyor.
Akşam yemeğinde sorulan sorular belli: “Sınavın kaç oldu?”, “Ödevin bitti mi?”, “Kurallara uydun mu?”
Ancak bir soru hiç sorulmuyor: “Bugün nasılsın?”
Bu evde sınırlar var, rutinler var, denetim var. Peki ya güven? Ya sevgi? Ya çocuğun kendisini anlatabileceği bir ilişki?
Sınırlar Var, Sıcaklık Yok
Gelişim psikolojisi, çocuk yetiştirmede yalnızca kuralların değil, ebeveynin sıcaklığının ve duyarlılığının da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.
Baumrind'in ebeveynlik stillerine ilişkin çalışmaları, kontrol ve taleplerle sıcaklık ve duyarlılık arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Kale aile, kuralların ve kontrolün çok güçlü olduğu, ancak çocuğun duygularına ve bireyselliğine yeterince alan tanınmadığı bir ortamı temsil ediyor.
Steinberg'in ergen gelişimi üzerine değerlendirmeleri de gençlerin sıcak, sınırları belirgin ve psikolojik özerkliklerine saygı gösteren ebeveynlikten yarar gördüğünü vurguluyor.
Burada mesele, çocuğa hiçbir sınır koymamak değildir. Çocukların açık kurallara, tutarlılığa ve yaşlarına uygun sorumluluklara ihtiyaçları vardır. Sorun, sınırların sevgi ve saygıdan koparılmasıdır.
Bir çocuğa eve dönüş saatini belirlemek, onun güvenliği için alınmış makul bir önlem olabilir. Ancak her düşüncesini kontrol etmeye çalışmak, duygularını önemsiz görmek ve her hatasını cezayla karşılamak, sağlıklı bir ilişki kurmanın önünde engel oluşturabilir.
Çocukların korunması, yalnızca ne yapacaklarının belirlenmesiyle değil, neden o davranışı yapmaları gerektiğini anlamalarıyla da mümkündür.
Her Şeyi İzleyen Ebeveyn, Çocuğunu Gerçekten Tanır mı?
Stattin ve Kerr'in ebeveyn izlemesi üzerine çalışması, ebeveynlerin çocuklarının hayatına ilişkin bilgilerinin önemli ölçüde çocukların kendiliğinden yaptıkları paylaşımlardan geldiğine dikkat çekiyor.
Bu bulgu, kale aile açısından son derece önemli.
Konum uygulaması Emre'nin nerede olduğunu söyleyebilir. Ancak okulda kiminle tartıştığını, hangi arkadaşının onu üzdüğünü ya da neden son günlerde sessizleştiğini tek başına açıklayamaz.
Mesajlarını okumak, ebeveynin çocuğunun hayatına ilişkin her şeyi bildiği anlamına gelmez. Çocuk kendisini yargılanacağını düşünerek ifade etmekten kaçınıyorsa, denetim arttıkça gerçek sorunlar daha fazla gizlenebilir.
Özellikle zorbalığa uğrayan çocuklar, utanç, korku veya kendilerine inanılmayacağı endişesi nedeniyle yaşadıklarını anlatmayabilirler. Evde yalnızca başarı ve kurallar konuşuluyorsa, çocuğun yaşadığı sıkıntıyı paylaşması daha da zorlaşabilir.
Bu nedenle ebeveynlerin yalnızca çocuklarının nerede olduğunu değil, nasıl hissettiğini de anlamaya çalışması gerekir.
Davranışı Denetlemek, İç Dünyayı Denetlemek Değildir
Psikolog Barber'ın yaptığı ayrım, aile içindeki denetimi anlamak açısından önemlidir. Davranışsal kontrol, çocuğa sınır koymayı, nerede olduğunu bilmeyi ve güvenliği için kurallar belirlemeyi kapsar. Psikolojik kontrol ise çocuğun düşüncelerini ve duygularını baskılamaya, geçersiz kılmaya ya da yönlendirmeye dayanır.
Bu iki yaklaşım birbirinden farklıdır.
“Akşam saat onda evde olmanı istiyorum, çünkü güvenliğin benim için önemli” demek, gerekçesi açıklanmış bir sınırdır.
“Ne hissettiğinin önemi yok, benim dediğim olacak” demek ise çocuğun duygularını ve düşüncelerini yok sayan bir tutumdur.
Çocuğun yaşına uygun bir özgürlük alanına sahip olması, ebeveynin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine, sorumlulukla özerklik arasında sağlıklı bir denge kurmayı gerektirir.
Çocuğun kendi kararlarını vermeyi öğrenebilmesi, hatalarının sonuçlarını anlayabilmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi, gelişiminin önemli parçalarıdır.
Ceza Şiddeti Söndürür mü, Yoksa Öğretir mi?
Kale ailede her kuralın arkasında bir ceza vardır. Ancak ceza, her zaman istenen davranışı öğretmez.
Gershoff ve Grogan-Kaylor'ın fiziksel cezaya ilişkin meta-analizi, fiziksel cezanın daha fazla saldırganlık ve çeşitli olumsuz gelişimsel sonuçlarla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Lereya ve arkadaşlarının araştırması da olumsuz ebeveynlik davranışlarıyla zorbalık arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir.
Çocuk, evde gücü elinde bulunduran kişinin kuralları belirlediğini ve uymayanı cezalandırdığını sürekli görürse, bu ilişki biçimini başka ortamlara taşıyabilir. Okulda kendisinden güçsüz gördüğü bir çocuğa baskı uygulayabilir ya da kendisine yapılan zorbalığı doğal bir durum olarak kabul edebilir.
Elbette her katı kuralın zorbalığa yol açtığını söylemek mümkün değildir. Ancak çocukların çatışmaları nasıl çözdüklerini, öfkelerini nasıl ifade ettiklerini ve başkalarına nasıl davrandıklarını öğrenirken aile içindeki ilişkilerden etkilendikleri açıktır.
Çocuğa yalnızca ne yapmaması gerektiğini söylemek yeterli değildir. Öfkelendiğinde ne yapabileceğini, bir sorun yaşadığında nasıl yardım isteyebileceğini ve başkasının sınırlarına neden saygı duyması gerektiğini de öğretmek gerekir.
Çocuğu Koruyan Kilit, Çocuğa Yetmez
Okul saldırılarını inceleyen araştırmalar, saldırganların tek bir aile tipinden gelmediğini gösteriyor. Bu nedenle belirli bir aile yapısını doğrudan saldırganlıkla ilişkilendirmek doğru değildir.
Bununla birlikte, ailelerin dikkat etmesi gereken önemli işaretler vardır. Çocuğun yaşadığı kayıplar, yoğun stres, sosyal dışlanma, davranışlarındaki belirgin değişimler ve çevresinde kaygı uyandıran söylemleri, yargılamadan ele alınmalıdır.
Bu işaretleri fark edebilmek için aile içinde iletişim kanallarının açık olması gerekir. Çocuk, yaşadığı bir sorunu anlattığında hemen cezalandırılacağından korkuyorsa, en çok desteğe ihtiyaç duyduğu anda sessiz kalabilir.
Öte yandan, fiziksel güvenlik tedbirlerinin vazgeçilmez olduğu durumlar da vardır. Okul saldırıları üzerine yapılan araştırmalarda, kullanılan silahların önemli bir bölümünün aile ortamından edinildiği belirtilmektedir. Evdeki silahların, ilaçların ve diğer tehlikeli araçların çocukların erişemeyeceği şekilde güvenle saklanması hayati önem taşır.
Ancak burada iki ayrı sorumluluğu birbirinden ayırmak gerekir: Tehlikeli araçları güvenli biçimde saklamak fiziksel korumayı sağlar; çocuğun duygusal dünyasını anlamak ise güven ilişkisi gerektirir.
Kilit silaha erişimi engelleyebilir; fakat çocuğun içindeki öfkeyi, korkuyu ya da çaresizliği anlayabilmek için ilişki kurmak gerekir.
Asıl Kalkan: Aileye Bağlılık
Resnick ve arkadaşlarının ergen sağlığı üzerine yürüttüğü araştırma, aileye ve okula bağlılık duygusunun gençlerin çeşitli risklerden korunmasında önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Bowlby'nin bağlanma kuramında vurguladığı güvenli üs kavramı da bu açıdan anlamlıdır. Çocuk, dünyayı keşfederken ihtiyaç duyduğunda geri dönebileceği, kendisini güvende hissedebileceği bir ilişkiye ihtiyaç duyar.
Güvenli üs, çocuğun her hareketinin kaydedildiği bir gözetleme kulesi değildir. Korktuğunda, utandığında veya hata yaptığında sığınabileceği bir limandır.
Anadolu'nun “Ağaç yaş iken eğilir” sözü çoğu zaman çocuğu sıkı biçimde kontrol etmek gerektiği şeklinde yorumlanır. Oysa bir ağacın büyümesine eşlik etmekle onu zorla eğmek aynı şey değildir. Sert bir el ağacı bir süre istenen biçimde tutabilir; fakat sağlıklı büyüme için destek, bakım ve uygun koşullar gerekir.
Çocuk yetiştirmek de böyledir. Sınırlar elbette olmalıdır. Ancak bu sınırların içinde sevgi, anlayış, tutarlılık ve karşılıklı saygı bulunmalıdır.
Düzen Artarken Güven Azalmasın
Kale aile, çocuğunun nerede olduğunu, ne zaman uyuduğunu ve hangi ödevi tamamladığını kusursuz biçimde bilebilir. Fakat neden sessizleştiğini, kimden korktuğunu, kime öfkelendiğini veya içinde ne yaşadığını bilmiyorsa, çocuğunun en önemli ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir.
Çocuğu korumak için kuralları ortadan kaldırmak gerekmiyor. Gereken, kuralların yanına anlayışı; denetimin yanına güveni; sorumluluğun yanına sevgiyi koyabilmek.
Sıcak sınırların bulunduğu bir evde kuralların nedeni açıklanır, çocuğun yaşı ve gelişimi dikkate alınır. Akşam yemeği yalnızca notların ve ödevlerin sorgulandığı bir zaman olmaktan çıkar, aile bireylerinin birbirini dinlediği bir buluşmaya dönüşür.
Hata yapan çocuk, cezadan önce dinlenir. Ebeveyn, çocuğunun her hareketini gizlice kontrol etmek yerine kendiliğinden anlatmak isteyeceği bir ilişki kurmaya çalışır. Okul ve aile de birbirini yalnızca raporlarla denetleyen iki kurum gibi değil, aynı çocuğun gelişimi için iş birliği yapan iki taraf olarak hareket eder.
Son Söz: Çocuğu Koruyan, Kendini Açabildiği Bir Dünyadır
Ayşe'nin okulu, kâğıt üzerinde dünyanın en güvenli okulu olabilir. Emre'nin evi de dünyanın en düzenli evi olarak görülebilir. Ancak Ayşe okulda kendisini bir şüpheli gibi hissediyor, Emre evde yaşadıklarını ailesine anlatamıyorsa, bu iki düzenin de yeniden düşünülmesi gerekir.
Okul şiddetini önlemek, yalnızca daha fazla kamera yerleştirmekle veya daha sıkı kurallar koymakla mümkün değildir. Fiziksel güvenlik tedbirleri, önleyici rehberlik hizmetleri, sosyal-duygusal öğrenme, aile desteği ve güvene dayalı ilişkiler birlikte ele alınmalıdır.
Çocukların nerede olduklarını bilmek önemlidir. Ama kim olduklarını, neler yaşadıklarını ve ne hissettiklerini anlamak da en az bunun kadar önemlidir.
Çocukları koruyan, duvarların ne kadar yüksek olduğu değil; ihtiyaç duyduklarında o duvarların içindeki insanlara ne kadar rahat ulaşabildikleridir.
Siz ne düşünüyorsunuz? Çocukluğunuzda sizi asıl koruyan şey evin kuralları mıydı, yoksa o kuralların arkasındaki sevgi mi?
Prof. Dr. Fikret Gülaçtı – Ajans Erzincan Köşe Yazarı





